Zeus ve Europa

Kategori: (Yunan Mitolojisi) Yazan: admin, 12-12-2008

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Europe (Avrupa), tanrılar tanrısı Zeus’un sevgisini kazanmakla ölmez bir ün salmış, bütün bir kıtaya adını vermiştir. Avrupa, “akşam güneşi” veya “güneşin battığı yer” anlamını taşır.

Avrupa adına (Avropa), İ.Ö.8. ya da 9. yüzyılda yazıldığı öne sürülen Apollo’ya adanmış Homerik İlahi’de rastlanır.

Orada Avropa adı ile anılan yer Mora-Peloponessos yarımadası ve Ege adalarının karşı taraflarındaki yerlerdir. Bu öykü 3.yüzyılda yaşamış İskenderiyeli bir şairin Moskhos Şiirinde anlatılır.Zeus’la sevişmesi yüzünden adı coğrafyaya geçen tek kadın İo değildir. Europe’nin ünü daha da yaygındır. İo’nun yıllarca acı çekmesine karşılık Europe (Europa), bir boğa sırtında denizler aşıvermesinin yarattığı birkaç saniyelik şaşkınlık ve korku bir yana bırakılırsa hiç üzülmemiştir, denebilir. Zeus’la seviştiği sırada Hera neredeydi bilinmiyor. Bilinen bir şey var, Tanrılar Tanrısı, gamsız, tasasız, gönlü ne dilerse onu yapıyordu.Zeus bir ilkbahar sabahı, gökteki sarayında oturmuş, yeryüzünü gözetliyordu. Gözleri ansızın ilgi çekici bir yaratığa ilişti. Europa’nın babası Tyr yada Sidon kralıdır. Güzel Europa, uykudan uyanmış, gördüğü düşü yorumlamaya çalışıyordu. İki kıta, kadın kılığında, kendisini paylaşmak istemişlerdi düşünde. Europa’yı doğurduğunu ileri süren Asya, onu kendisi almak istemişti. Öteki kıta ise, Zeus’un Europa’yı kendisine verdiğini söylemişti.Gördüğü bu garip düşü yorumlayamadı Europa, kendi yaşındaki kız arkadaşlarını topladı.Deniz kıyısındaki çiçek tarlasına gittiler. Orada oyunlar oynarlar, sepetlerini çiçeklerle doldururlardı. Hepsi de bilirdi ki en güzel sepet Europa’nın sepetidir… Topal Tanrı Hephaistos yapmıştı o sepeti. Üstünde İo ‘nun inek oluşu, Argos’un öldürülüşü, sonra Zeus’un İo’yu yeniden kadın kılığına sokuşu çiziliydi. Zeus onu görünce dayanamadı. Zaten Aşk Tanrıçası Afrodit’in oğlu Eros’a söylemiş, oda oklarından birini Zeus’un kalbine saplamıştı.Hera uzaklardaydı o sırada, ama Zeus yine de korktu. Bir boğa kılığına girdi.Çiçek toplayan kızların arasına girdi. Yaşıtları gibi, Europa’da boğayı görür görmez dayanamayıp yanına geldi, onu sevdi, okşadı. Hemen eğildi boğa, Sanki Europa’nın sırtına binmesini ister gibiydi..Sırtına bindirip gezdirecek bizi,Öyle tatlı, öyle güzel boğa ki bu,Hiç boğaya benzemiyor, iyi bir insan gibi yalnız konuşamıyor.Europa gülümseyerek, boğanın sırtına oturdu. Ötekilerinde binmesine fırsat vermedi Zeus, fırlattığı yıldırımların hızıyla denize daldı. O ilerledikçe dalgalar iki yana açılıyordu. Yanlarında. Önlerinde, arkalarında garip deniz tanrıları Nereid’ler, boruları öttürerek Tritonlar ve Zeus’un kardeşi Posedion gidiyordu. Sulardan gördüğü yaratıklardan korkan Europa, düşmemek için bir eliyle boğanın kocaman boynuzunu tutarken, öteki eliyle de, ıslanmasın diye mor eteğini topluyordu. “ Bu boğa olsa olsa bir tanrıdır” diye düşünüyordu. Sonunda dayanamadı, kendisini ıssız bir yerde tek başına bırakmaması için boğaya yalvardı. Boğa cevap vererek kendisinin Tanrılar Tanrısı Zeus olduğunu, ona tutulduğunu,Girit adasına gittiklerini söyledi. Bir süre sonra Girit adasına ayak bastılar. Orada mevsimler karşıladı kendilerini. Zeus Gortyna’da bir kaynağın yanında, çınar ağaçlarının altında genç kızla birleşti. Europa Zeus’a üç oğul verdi. Minos, Sarpedon ve Radamanthys daha sonra Zeus, Europa’ya üç armağan sundu: Girit kıyılarını herhangi bir yabancının ayak basmasına karşı koruyan tunçtan robot Talos, avını hiç bir zaman kaçırmayan bir köpek ve hedefinden hiç bir zaman şaşmayan bir av mızrağı.

Dönüşümler – Pablius Ovidius Naso

Kategori: (Mitoloji) Yazan: admin, 05-12-2008

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

[#2: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]

Dönüşümler Üstüne
Ovidius (İ.Ö. 43 – İ.S. 17), açık adı Publius Ovidius Naso, yalnız Roma’nın değil, çağdaş Batı şiirinin de en güçlü besleyici, eskimez kaynaklarından biridir. Onun, burada çevirisini sunduğumuz şiiri günümüz Batı söylencesinin (mitologi) bütün konularını içerir, daha doğrusu bu yapıt Yunan-Roma söylencelerini, öykülerini bir bütünlük içinde veren başlıca yapıttır. Bize kalırsa, Homeros’tan daha ayrıntılı, daha özlü bir nitelik taşır. Bir Romalı olmasına karşın, Anadolu’ya da gelmiş, bir süre orada yaşama gereğinde bırakılmıştır. Ovidius’u anlamak, şiirin tadına varmak, günümüz okuyucusu için pek kolay değildir. Yalnızca sevgiye, kadın-erkek ilişkilerine dayanan bir görüşle Ovidius’un şiir evrenine, duygu alanına gireceğini sanan bir okuyucu daha başlangıçta yanlış yola sapmış demektir. Onun şiirlerinde, Anadolu-Yunan-Roma ilkçağının bütün öykülerini, söylencelerini, gönül oyunlarını bulmak kolaydır; ancak bu kolaylık ilkçağı bilmeye, bir bütünlük içinde anlamaya başlar.

Şöyle çevremize bir bakınalım, göreceğimiz ağaçların, çiçeklerin, otların, akarsuların, büyük kayaların, dağların insanın düşünme gücünün ulaşamayacağı bir çağda hep diri olduğunu, birer insan niteliği taşıdığını bilmeden görürüz. Bu doğa varlıkları başlangıçta seven, sevilen, özleyen, kıskanan, yeren, alaya alan, eğlenen, kızan, gülen, çekiştiren bg. Nice insana özgü eylemin örneğiydi, hepsi insandı.

Duvar deliklerinde dolaşan kertkenkele, göllerde vakvaklayan kurbağa, ağaçların doruklarında tedirgin edici sesler çıkaran karga, saksağan, sevimli kuğu, barışçıl güvercin, yılan, boğa, inek, kartal, doğan, atmaca, kırlangıç birer insandı, değişik eylemleri yüzünden tanrılarca başka varlıklara dönüştürüldü. Ozanca düşünürsek evrende önce insanla ilgisi olmayan diriler yaratılmış, sonra da kişiler bunların dönüşmesinden yaratılmıştır diyebiliriz. Oysa önce insan vardı, sonra yaptığının karşılığına uygun bir nesneye dönüştürüldü. Nitekim bu yapıtta sözkonusu edilen diri varlıkların hepsi birer insan duygusunu yansıtır. Neredeyse, doğal diriler sayısında insan duygusu vardır diyebiliriz (Ovidius’un şiirine göre). Onun yaşadığı dönem Roma yönetiminin inişler çıkışlar göstermeye başladığı bir çağdır. Şiirlerinde bu çağın insanlarını bulmak, Roma yönetiminin bütün girintili çıkıntılı boşluklarını görmek güç değildir. İnsanların öteki doğa varlıklarına dönüşmelerine yol açan eylemlerin hepsini Roma yurttaşlarının kişisel ilişkilerinde aramalıyız. Bu şiirleri tarihin, kazıbilimin verilerine dayanarak açıklamaya çalışırsak karşımıza değişik yüzleri olan bir Roma insanı dikiliverir. Özellikle gönül ilişkilerinde, sevgi olaylarında Roma insanının tutumu, davranışı çok ilginçtir. En yüksek düzeyde bulunan yöneticisinden, en aşağı aşamada yaşayan bireyine değin Roma insanı sevişen varlıktır diyebiliriz. Anadolu’da ilkçağdan günümüze kalan şu ünlü Roma hamamlarının kalıntıları arasında gezerken, ilkçağı iyi bilen bir okuyucunun kulakları sevişme eylemlerinden çıkan yürek gıdıklayıcı seslerle dolar boşalır. Bunu Ovidius’un bu yapıtında, değişik bir konu kılığında görmekteyiz.

Ovidius yalnızca insanları değil, tanrıları, tanrıçaları seviştirmeyi de çok sever. En güçlü bir çapkının yapamayacağı bir gizli işi, en beceriksiz bir tanrının, tanrıçanın başlarıyla gerçekleştirdiğini Ovidius’un sürükleyici diliyle, kimi yerde iç gıdıklayıcı biçemiyle anlamakta güçlük çekmekteyiz. Tanrlar, tanrıçalar yalnızca çapkınlık için, birbirlerini baştan çıkararak sevişmenin tadını yoğunlaştırmak için yaratılmış kişiliklerdir. Kimi yerde insan beklenmeyen bir hızla gözleri aşar, kimi yerde en yüce sayılan bir tanrı umulmadık bir düşüşle yerin dibine gömülür, hepsi sevişme, sevme yüzünden. Bu karşıt eylemlerde, duygulanmalarda insan denen varlığın bütün görkemiyle ortalıkta dolaştığı görülür.

Ovidius’un şiirinde duygu bakımından, hep karşıtların çarpıştığını unutmamalı. Övme-yerme, sevme-tiksinme, dikbaşlılık-uysallık, alçaklık-yücelik, erdem-erdemsizlik, özlem-kaygı, güçlülük-güçsüz olma durumu, başarı-başarısızlık, beceri-becerisizlik, çok güzel-çok biçimsiz, uyum-uyumsuz, kıskanma-yeğleme, çekiştirme- yatıştırma türünde sayısız nitelik, özellik. İnsan bu sayılan nitelikler içinde iniş çıkışlar gösteren, daralan-genişleyen, yükselen-inen bir varlık özelliği gösterir. Özleyen insan, özlediği ortamda yaşayabilmek için, düşgücünün bütün olanaklarını kullanır. Komşu kızına karşı duyduğu derin sevişme istediğini gerçekleştiremeyen bir genç, düşgücünün aydınlığında en erdemli tanrıçanın yatağına girme, onunla tükeninceye değin sevişme kolaylığı bulur. Ovidius’un şiirinde böyle tanrısal bir yatan-kalkan kişinin yorgunluğunu, gücünün azalmasına karşın sevişme tutkusunun daha da arttığını sezeriz.

Ovidius’u okurken, ilk gençlik yıllarımda (yükseköğretim döneminde) hep Karadenizkıyılarında, özellikle doğup büyüdüğüm Maçka yaylalarında dinlediğim, yoğun sevgi kokuşlu türküleri anımsardım. Bu türkülerin çoğunda “kız”, “kızlık” sözcüklerinin ağırlığını sezerdim. Nitekim Ovidius’da; tanrısal varlıkların sürdürdükleri sevişme eylemlerinde “kızlık” sorununa önem verir. En çapkın tanrıların hep “kızlık bozma” eğiliminde oldukları, çoğunlukla kızları kaçırdıkları vurgulanır. Bir tanrı ününü duyduğu güzelin “kızlık”larını gidermek için başta boğa olmak üzere değişik kılığa girmekten kaçınmaz. Bu eski bir geleneğin sürdürülmesinden öte bir anlam taşımaz. İnançların değişkenliği oranında eskileri yeni biçimlere sokarak saklama eğilimi de vardır. Ovidius’un şiiri bu konularda da önemlidir. İnsan ilişkilerinin kesilmezliği ilginç bir sorundur. İlişkiler değişir, yeni ekler alır, ancak varlığını sürdürür. Bu nedenle, Ovidius’un Anadolu uygarlığıyla ilgilenen okuyucuya öğretecekleri vardır.

Şiiri, yalnızca şiir olduğu için, okumak yanıltıcıdır. Bir ozan için en büyük mutsuzluk, şiirin yalnızca “şiir” adını aldığından dolayı okunmasıdır. Ozanı yaşatan “şiir” değil, şiirin içine yerleştirdiği görüştür, okuyucuya şiirle verdiği evrendir. Büyük ozan, güçlü ozan yazdığı şiirde kendine özgü bir evren kurandır, daha açağı okuyucusuna kendi emeğiyle biçimlendirdiği bir yaşama ortamı sunandır. Oysa, çoğumuz, şiir denince yüzeysel bir çekicilik anlarız, şiirde şiirin dışında kalması gerekeni ararız.

Ovidius, düşünce bakımından, şiir anlayışı yönünden, ayakları sağlam toprağa basan bir ozandır. O, önce yaşadığı toplumun düşünsel sorunlarını, yaratıcı gücünün akış yönünü çok iyi biliyor. Tanrıları, tanrıçaları seviştirirken, çekiştirirken bile sağlıklı bir insan davranışından uzak kalmıyor. Kızı, kadını gövdesel yapısının çekiciliği içinde şiire yerleştirirken, insan duygularının etkinliğini vurgulayan bir anlayışı sergiliyor. Sözün kısası, Ovidius, sevişirken bile, bir ozan olduğunu, bu gizli olayı şiirin ölçüleri içinde vermenin erdemini biliyo, ozanca sevişiyor, ozanca anlatıyor. Çok ilginçtir, Ovidius kadın-erkek ilişkilerinde hep yaratıcı, etkileyici, insanın belli bir yanını ortaya koyucu bir tutumu benimsemiştir. Kız, kadın yalnızca bir dişi değildir, erkeğe başka bir duygu ortamı sağlayan “insan”dır.

Bu çeviride, konuların bolluğu, onlarla ilgili kavramların üretilmesi ilgi çekmiş, bizi yer yer güçlüklerle karşılaştırmıştır. Ozanın işlediği olaylarda geçen kişi adları, yer adları hep Latin dilinde söylendiği gibi yazılmıştır. Oysa bunların, nerdeyse hepsi, Yunan dilinde de var, başka türlü yazılır (sözgelişi: Yunanca Hekate, Latince Hecate, Yunanca Narkissos, Latince Narcissos bg. Burada X, K, C sseleri değişiklik yaratıyor). Bu kavramların çoğu Anadolu kökenlidir, öteki dillere sonradan geçmiştir. Diyeceğim şu: Ovidius’un şiirinde geçen kimi adların Anadolu kökenli olduğu düşünülürse, hangi uygarlık kaynağından yararlandığı (düşünme geleneği yoluyla) kolayca anlaşılır. Ovidius’un şiiri, dil yönünden, Türkçenin yapısına aykırı bir içerik taşır. Önce, onun geliştirdiği şiir kavramları, imgelem düzeni, Türkçe’de yoktur, öteki müslüman doğu şiirinde de yoktur. Başlıca ortak yan, insan duygularıdır. Ovidius olaylara, Latin uygarlığına özgü bir anlayışla bakar, toplumsal inançların kökenlerine inmeye çalışır, böylece yaşanan evrenle düşlenen arasında nesnel bir bağlantı kurmaya çalışır. Sözgelişi Manisa’da, yazın kuruyan bir ırmağın yakınında bulunan, “ağlayan kaya” denen yer, Ovidius’ta tanrıça Niobe’dir. Maryas da bir yarışmada kazanan, sonra kargışlanan bir tanrının adını almış akarsudur. Demek ki, bu Latin ozanında birleşen iki ayrı evren vardır.

Medea büyücülükle ünlüdür, otlardan, kabuklardan, kimi sıvılardan, köklerden sağaltım gereçleri yapar, büyü araçları oluşturur. Bu olay günümüz Anadolu’sunda da geçerlidir. Daha şaşılası olay, basınımızda böyle büyü işlerini diline dolayarak sürümü çoğaltmaya çalışan aylık dergilerin bulunmasıdır. Bunlarla, özel konuşmalarımız olmuştur, evime benimle konuşmaya gelen bayan görevliler arasında kendini kaptırmış, büyüden, gözdeğmesinden korkanları da gördüm. Bunlar Ovidius’un Dönüşümler adıyla çevirdiğim bu yapıtını okusalar, bu tür olayların binlerce yıl eskilere gittiğini anlamakta güçlük çekmezlerdi. Demek, iki bin yıl önce Roma’da yaşamış ozan Ovidius bizden çok daha ilerideydi. Bu önemlidir, bir saçmalığın yaşanması, yaşatılması, insan varlığında kapladığı yer, gösterdiği etkinlik yönünden, Uygarlık açısından bunlar azımsanamaz konulardır. Ozanlar, şiir ortamında, bize bambaşka bir yaşama alanı sunuyorlar. Ancak bu alana girmek de kolay olmuyor, önceden bir kılavuz bulmayı gerektiriyor. Türk okuyucusu, Ovidius’u anlayarak, şiirini oluşturan düşünsel dokuların ilmiklerini ayrıştırarak okursa kendisine yabancı olmadığını kavramakta gecikmez. Onun Karadeniz’de dolaşan, Kırım kıyılarına yaklaşan, Gürcistan dolaylarında gezen “argonaut”ları bugün bile ilgiyle karşılanır, kimi ozanlarımızın şiirine konu olur.

Baykuş, yarasa, örümcek gibi yaratıkların yazgı üzerindeki etkinliği yaygındır. Ovidius, bu üç konuyu, kişileştirerek, acıklı, duygusal bir işleyişle önümüze koyar. Anadolu söylencelerinde bunlarla ilgili bölümlerin çekiciliği biliniyor. Bu konuları, yalnızca Ovidius’un ürettiği ondan önce bilinmediği söylenemez. Bunlarla ilgili sözcüklerin kaynağını bilmeden, İlkçağ Yunan-Roma yazınını anlama olanağı da azalır.

Ovidius, bu yapıtında, dirilerin birbirlerine dönüşümlerini anlatırken, insanın kaynak sorunlarına değiniyor. Bu sorunları, daha önce, sözcüklerle (konu adlarıyla) bildirmiştik. Bu konular, ilk aydının, şiir türünde insana hangi gözle baktığını, doğayı hangi düşünsel düzeyde gördüğünü gündeme getiriyor. Şiir, uygarlığın taban ürünlerinden biridir, anlaşılması da beslendiği tabanı bilmeye yaslanır. Burada kılavuz ozanın dilidir, ozanın dili kendi düşünsel yeteneğini, önceden edindiği birikimleri açıklığa kavuşturur. Dil denince, ozanın konuştuğu,şiirlerini düzenlediği dil değil, düşünme yetisinin yaratıcı, üretici gücü anlaşılmalıdır. Elimde kabarık bir niceliğe varan Latince (İlkçağda) ürünler vardır. Bunlar arasında Ovidius, Vergilius, Lucretius gibi hepsi belli bir yüzyılda (İ.Ö. 96 – İ.S. 17) yaşamış ozanlar (yaş ayrımı elli yıllık bir süreyi kapsıyor) ilkçağın Roma anlayışını bütün incelikleriyle işlemişler. Sözgelişi Lucretius (İ.Ö. 96/55), Vergilius (İ.Ö. 70/19), Ovidius (İ.Ö. 43-İ.S. 17) aynı yüzyılın ozanlarıdır, oysa üçü de bize ayrı birer varlık alanı açıyor. Birincisi özdekçi felsefenin, ikincisi “destan” denen türün (Latin yazınında), üçüncüsü de sevginin (hepsi Latin yazınında) benzeri görülmemiş aydınlarıdır. Bu üç Latin ozanını irdeleyici, sağlıklı bir düşünme yöntemiyle,araştırıcı bir anlayışla konu edinirsek, üçünün de Anadolu kokuşlu bir esinlenme ile yaratıcı atılıma geçtiğini görürüz. Sorunlar değişik, biricik ürün sergileme türü şiir. Ancak, bütünü oluşturan düşünsel öğeler değişmiyor. Değişen, genelde, geçen uzun sürenin ürettiği kimi yeni ürünlerin etkisiyle oluşan yorum ayrılıklarıdır.

Ortada kopmayan, çağların içinde akıp gelen bir şiir gerçeği, şiir geleneği vardır. Büyük şiir, bu geleneğin, bu gerçeğin bilindiği ortamda üretilir, üretilebilir. Burada üretme şiir besleyen toprağın yarattığı düşünsel besinleri özümsemekle sağlanır. Ayağı uygarlığın toprağına basmayan, yalnızca uzayda düşsel kanatlar takınarak dolaşmayı seven bir şiirin yanı yararı yoktur, geliştirici özden, etkiden yoksun kalmıştır. Ovidius, çevirisine sunduğumuz şiiriyle, bize bir ozanın esinle neler üretebileceğini öğretiyor. Lucretius şiiri felsefe sorunlarının işlenmesine elverişli bir duruma getirdi. Vergilius yiğitliğin şiirle ne denli güçlü bir anlatım kazandığını sergiledi, Ovidius’da yaratıcılıkla şiirin ne denli geniş bir alana egemen olduğunu kanıtladı. Bu ozanın elinde doğa ile “canlı özdeş varlık ortamındadır, canlıda ne varsa doğada, doğada ne varsa canlıda bulunur. Lucretius, Vergilius, Ovidius gibi üç Latin ozanının da bir doğa ozanı, “şiir söyleyen doğa” olduğunu saptamak güç değildir. Anlayışlı bir okuyucu, Ovidius’u okurken çevresini kuşatan doğal varlıklarla gizemli bir söyleşiye daldığını sezmekte güçlük çekmez sanırız. Bu okuyucunun Manisa’da, Bergama’da, Selçuk’ta, Antalya’da, İzmir’de, Çanakkale dolaylarında dolaştığını, uzun bir geziye çıkarak Yunanistan’ı, Yunan Adalarını gezdiğini düşünelim. Gözlerini ne yana çevirse konuşan doğa ile, daha önceden doğal nesnelere dönüşmüş bir insanla karşılaşacaktır. Ancak bu karşılaşmayı sağlayarak doğanın önemini kavramak için gerekli bilgi birikimini edinmenin yararını da unutmamalı, eski bir gelenektir düğün günü, bayram günü komşuya eli boş gidilmez. İşte bizim aydınımızın göremediği, görmenin gereğini kavramadığı uygarlık gerçeği budur. “Şiir yazmak için şiir yazılmaz” derler, şiir bir insan sorununun ayrı bir dille söylemek, işlemek için yazılır. İşte bunun açık örneklerini Lucretius-Vergilius-Ovidius üçlüsünde görmekteyiz.

Ovidius’un çevirisini sunduğumuz, bu yapıtın başlangıcında yer alan, dünyanın, nesnelerin oluşumunu gösteren, çağları araçlara göre birbirinden ayıran birinci bölümü, uygarlık tarihinde eşsizdir, benzersizdir (ilkçağa göre).

In nova fert animus mutasas dicere formas
Corpora, di, coeptis nam vos mutatis et illac
Adspirate meis primaque ab origine mundi
Ad mea perpetuum dedicite tempore carmen

dizeleriyle başlayan bölüm, okuyucuyu daha ilk adımda bambaşka bir varlık alanıyla yüzyüze getirir, ozan susar, doğa konuşmaya başlar gibi bir duygu uyanır. Düşünen kişinin çevresine hangi gözlerle baktığını, doğa denen bu yüce bütünden ne anladığını öğretiyor bize Ovidius. Şiir, bir yerde, çevrili kalmıyor, doğaya açılıyor, insanla doğa arasında diri bir bağlantı kuruyor. Bu doğa, gözlere sunulan yanıyla nesnel, düşsel biçimiyle soyuttur, ancak yine insanın yarattığı evrendedir.

Ovidius’un diline gelince. Bu ozan, dilini kendi yaratmış, konuştuğu Latinceyi yeniden biçimlendirmiş gibidir. Onun kullandığı imgelerin düşsel yaratıların çoğu Latince’de yoktu. Çağdaşı Vergilius öldüğünde Ovidius 24 yaşındaydı, Vergilius ise 51 yaşında göçmüştü. Vergilius’tan esinlendiği, etkilendiği tartışma konusu olmuştur. Bu konuda, öncekinin sonrakini etkilemesi bağlamında, söylenecek ne varsa olumludur, ozanlar birbirine ışık tutarlar. Vergilius’un dili yer yer inişler çıkışlar gösterir, akılcıdır, sürükleyicidir, kimi yerde durağandır, duygusallığı dalgalıdır. Ovidius’un dili okuyucuyu birdenbire düşler evrenine sürükleyici niteliktedir, duyguları birbirine karıştırır, acımayla sevinmeyi, öfkeyle gülmeyi, korkuyla sevgiyi yanyana, içiçe götürür. Vergilius’ta ağır basan yiğitliğin yerini Ovidius’ta nesnel dönüşümlerin çelişikliği, karşıtlığı alır, buna ayakdaş olarak kıskançlıkla sevgi birlikte gezinir. Ovidius’la Vergilius’un başat özelliklerinden biri budur. Bu ozanlar karşıtları yanyana getirerek konuşturmada eşsizdir. Homeros’un etkisi düşünülse bile imgeleme alanı böylesine geniş değildir. Homeros’un eskiliği, şiirlerine başka ozanların ürünlerinin karışması gibi sorunlar bir yana bırakılırsa, bir ozan olarak kişiliği “destansı” söyleyişinin oluşturduğu görülür. Ovidius’ta böyle bir durum yoktur, günümüze kalmadığı söylenen bir yapıtı dışında, bütün şiirleri, ürünleri elimizdedir. Bu ürünlerin hepsinde bir dil bütünlüğü, söyleyiş özdeşliği vardır. Latinceye yabancı olmayan, iyi bir okuyucu Ovidius’un dilini tanımakta güçlükle karşılaşmaz. Ovidius, nedense süsleyici, çekici, düşsel olanı genişletici nitelemelere büyük bir önem verir, bütün nitelemeler ana kavramın ardınca dizilir, ilk dizenin nitelikleri birkaç dize sonra görülür.

Burada, bir soru belirir, Ovidius bir Türk okuyucuya ne verir? Bu sorunun yanıtı Ovidius’un, yurdumuzda, ne denli önem kazandığını gösterir. Anadolu ilkçağının düşünsel ürünlerini oluşturan öğeler Ovidius’un şiirlerinde de etkilidir. Bu gerçeği anlamak için biraz çalışmak, özellikle kazıbilim, tarih verilerinden yararlanmak gerekir, daha başka ışık tutacak bir kaynak bilmiyoruz.

Ovidius bir Latin ozanıdır, düşünceleri, inançları içinde yetiştiği uygarlığın düşünsel özelliklerini yansıtır. Ancak, bu yöresel özelliklerin ötesinde, evrensel bir ortaklığın bulunduğu da unutulmamalı. Ovidius, düşünce bakımından, ilkçağ uygarlığının ışığından yararlanan bütün ulusların ozanıdır. Gül, gelincik, nergis, buğday, meşe, örümcek, karga, yarasa, kuğu bg. Doğal varlıkları bilen hangi ulus varsa, onun şiirinde, dolaylı ad olsa, bir Ovidius ışığı vardır. Bu gerçek bilinmeyebilir, yetersiz bir araştırıcının inançlarına aykırı düştüğünden gözardı edilebilir, ancak uygarlığın gözenden saklanamaz, saklanır diyenlere gülüp geçmek de uygarca bir davranıştır. Ozanlar, özellikle ilkçağ toplumlarında, uluslara yol gösteren ışıklardır. Nitekim, ilkçağ felsefesinin başlangıçlarında yaşayan bilgilerin çoğu ozandı, düşüncelerini şiir diliyle açıklamışlar. Bir söylentiye göre büyücüler de ozandı. Büyücünün ozan, ozanın büyücü olmasında başlıca etken dilin sürükleyiciliği olsa gerek, sürükleyicilikle etkinlik yanyana yürür.

Burada, bu Latin ozanın şiirlerini çevirirken, ilgimizi çeken önemli sorunlarla karşılaştık. Anadolu’da, ilkçağdan bu yana, kırsal kesimlerde süregelen bir “halk şiiri” vardır. Bu şiirin önemli bir bölümü çalgı eşliğinde söylenir. Homeros’un da, yöre yöre dolaşarak çalgı eşliğinde şiirler söylediği, ya da söylenmiş şiirleri belleğine yerleştirerek başkalarına aktardığı ileri sürülür, bu olay nedeniyle ona “rhapsode” denirdi, kendisi çalgı çalmayabilir, ancak dolaşarak şiir okuduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Bizce önemli olan bir kişinin, isterse ozan olsun, yöreden yöreye dolaşarak şiir okuması, halkı şiirle etkilemesidir. Anadolu’da bu gelenek yaygındır. Nitekim, Ovidius’un şiirlerinde işlenen olayların çoğu kırsal kesimlerde, yaylalarda, yaylımlarda geçer.

İmdi, Ovidius’un kalıcılığı, ikibin yıllık uzun bir süreyi kapsayan etkisi, ilginçliği bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu ilgiyi, etkiyi onun dilinde, Latincesinde aramak, bir Türk okurunun işi değil,şiirin biçimi, düzeni, ses uyumu da Türk okurunun yabancı olduğu bir özellik. Geriye işlenen konuların evrenselliği kalıyor açıkça. Bu konular insanın düş evreniyle, duygularıyla, başka insanlarla kurduğu yakınlıklarla, ilişkilerle, gizli-açık eylemlerle bağlantılıdır. Ovidius, öteki iki büyük Latin ozanı gibi, bütün insanlarda ortak yanları bulmuş, eskimeyen duygusal özün kaynağına inmeyi başarmıştır. O, böylece özelden genele, bireyselden evrensele giden yolu açmıştır. Daha önce “Aşk Sanatı”, ya da “Sevişme Yolu” gibi adlarla çevirdiğimiz, yalnızca sevişmeyi konu edinen duyguları dışarı çıkararak eyleme dönüştürmeyi beceren Ovidius, bu yapıtında, varlık türlerinin (yalnız dirilerin) dönüşümlerini işlerken de sevgiyi, sevişmeyi, özlemi, birbirini kandırmayı unutmamış, hep insanı ürperten duygusal sorunlarla sarmaş dolaş olmayı yeğlemiş.

Kimi yazarlar, düşünürler böyle sevgiye, sevişmeye ağırlık veren şiirler karşısında olumsuz bir tutumu yeğler. Bu doğru değildir, insanın doğasında yerleşen bir eğilimi insanın dışına atmak, ondan uzaklaştırmak, insanın bir yanını kesip atmak gibidir. Kadın-erkek ilişkilerinin belli bir düzene göre südürülmesini bir erdem sayan dinlerde (özellikle müslümanlarda) bile sevişme dışlanamıyor, nitekim kadın almakla, bir gecede dokuz kadınla yatmakla övülen din kurucuları da vardır (islam inançlarında Muhammed’in eşleri, kadınları konusunda çok ayrıntılı açıklamalar vardır, bu konuda Buhari ilginç bir kaynaktır. Halife Ali’nin bir şiirinde “Cuma gecesi kadının tadına doyulmaz” dediğini biliyoruz):

Cuma gecesi doyulmaz sevişme tadına
O gece çok mutlu gelir erkeğe kadına

Bu dizeleri söyleyen kişi, bir din büyüğüdür, sözleri kadına değer veriş anlamına gelmez, insan doğasıyla bağlantılı bir eylemin neler söyletebileceğini yansıtır. Nitekim, islam öncesi Arap şiirinin “Yedi Askı” diye bilinen seçkisinde İmriülkays’ın şiiri, içerdiği sevişme yoğunluğu nedeniyle büyük ilgi uyandırmıştır.

Emzirirken ağlayan bebeğini yarısıyla
Gövdesinin, altımda oynardı öbür yarısı.

İmriülkays’ın bu dizeleri insanın doğasında saklı özgün, eskimeyen insan yaşadıkça yaşayan, sıcaklığını, etkinliğini koruyan bir eğilimin şiire aktarılışıdır. Bu gibi örnekleri Ovidius’ta buluyoruz, dahası bütün ozanlarda.

Ovidius’un kimi şiirlerini okurken, bizim Karacaoğlan elinde sazıyla dikiliverir karşıma, Türkmen güzellerini, sevgililerini anlatan koşukları ilkçağa, Vergilius’a, Ovidius’a götürür beni, bir bağ kurarım aralarında, insan yüreğinde saklı duygusal evrenselliği sezerim. Kuşkusuz, bu sezişim bir karşılaştırma değildir, ozanlar arasında görülen benzerliklerin insan doğasından kaynaklandığını vurgulamak içindir. Bir ülkede üretilen şiirin büyüklüğünü, özgünlüğünü anlamak için komşu ülkelerin şiirlerini öğrenmenin yararı vardır kanısındayız. Bir ozanın başarısı, işlediği konuların evrenselliğiyle bağlantılıdır, bu gerçeği unutmamak gerekir, ozan, özel ilişkilerinde bile evrenseli bulabilir, bütün insanların ilgisini çeken bir konuyu kendi benliğinden yola çıkarak işleyebilir, işte büyüklüğe götüren başarı buradadır sanırız. Bir ozan için en mutsuz durum, yaşadığı toprağın geçmişinde ortaya konan şiiri bilmemektir, geçmişini yeterince bilemeyen bir ozanın geleceğe ne bırakacağını bildiği söylenemez.

Şiir, yalnızca çekici yüzeysel anlatımları içeren, belli ölçülere dayalı yaratı değildir, özünde insanı kapsayan bir etkinlik bulunmalıdır, onun kalıcılığı buradadır. Bu durumu birkaç kez yineledik, daha da yineleriz, bıkmayız, bu da sorunun öneminden geliyor. Ülkemizde şiir bir eğlence, gönül okşama, duyguları yayma aracı sayılır kimilerince, düşünsel içerikle doldurulması önemsenmez. Çok sevdiğim, bugün yeryüzünde bulunmayan, ünlü bir romancımızla konuşurken bana: “Versinler, sağlasınlar istediğim olanakları, oturup esenlikle romanımı yazayım, al sana bir Tolstoy” demişti. Bu sevimli yazarımız, yetişme ortamını, bilgisel geleneği, düşünsel birikimleri, yazarı besleyecek kaynakların özgünlüğünü, verimliliğini hep gözardı ediyordu. Oysa, çağımızda, yeryüzünün en ileri ülkesinde bile, kimsenin Tolstoy olabilecek gücü yoktur. Durum şiir için de öyledir, kimse Ovidius olamaz. Kendi yetenekleriyle nereye götürebilirse, oraya değin gidebilir.

Şiirde yetenek, doğanın verdiğine, geleneksel bilgi birikimlerinin eklenmesiyle gelişir; bunun ötesine geçmek, yeni bir çığır açmak kişisel çabaların geliştirici gücüne bağlıdır. Ozan, kuşların yuva kuruşu gibi, değişmeyen ölçekler, yaşamsal devinimler içinde kalırsa bir su çevrintisi olmaktan öteye geçemez. Ne güzeldir büyük su çevrintileri, döner bir odak çevresinde, köpükler saçar, yuvarlaklar çizer, suyun düşüş hızı çoğaldıkça değişir seslerin yankısı, Anadolu’da çağlayanları gören; yüksekten dökülen, tabana düşerken köpüren suların ezgilerini duyan, tadına varan kişide binlerce yılın ötesine giden bilgi birikimi varsa, kırsal kesim insanlarının düşünsel evrenini anlamak için Karacaoğlan’dan yola çıkarak Ovidius’a ulaşması pek yorucu olmaz. Bu yaklaştırmam, kimi yazın erlerimize biraz ters gelebilir, birçok çalışmamda olduğu gibi. Onlara söyleyecek bir sözüm var: siz, ülkemizde; yazın alanında uzman, yetkili geçinen kişiler olarak, Anadolu’da üretilen şiirin kaynaklarına yönelik bir çalışma bilir misiniz? Siz, bundan yetmiş yıl önce (1920’den biraz geride), ortaya konan kaynaklar dışında bir birikim alanı gördünüz mü? Siz, Anadolu’da, 1071 öncelerine giden, binlerce yıl eskiye varan bir uygarlığın adını duydunuz mu? Dahası var:

Olmadı tehâca bir işaret çemende yâr ile
Üstüme göz dikti nergisler nigehbân oldu hep

diyen Osmanlı ozanı Nedim’in (öl. 1730) dizelerinde geçen “nergis”in Ovidius’un şiirinde önemli, duygulu bir bölüm olan “Narcissos”la bağlantısını bilir misiniz? İşte bütün sorun burada.

Bu bölümdeki açıklamayı biraz katı bulan okuyucular çıkabilir, özellikle yetmişbeş yılın ötesindeki sözde “bilginler”in yapıtlarına dayanarak söz kalabalıklarından yararlanmaya kalkışabilir. Bu da, saygıdeğer eğlenceli bir girişimdir. Başkalarını eğlendirmek, güldürmek de bir beceri ister. Çağını, çağının binlerce yıl gerilerine giderek anlamak, anlatmak kolay değildir. Çağının içinde, kış uykusuna yatan yılan gibi yaşamak, alanlarda sarıkla dolaşmayı bir üstünlük sayan yozlaşmış başların üstünlük sağlama eylemidir. Sarık, boyasına ne olursa olsun, içinin boşluğunu gizlemek için ufalmış bir başı, olduğundan daha büyük göstermeye yarar. Uygarlık tarihinde, başın çevresine dolanan sarığın içinden verimli bir ürünün çıktığını kanıtlayan kanıt bilinmiyor.

Ovidius’un, bu çeviride verilen, şiirlerinde işlenen konuların çoğunu, bizim ozanlarımızın düzenlemeleri gerekirdi. Bizim ozanlarımız, Anadolu ilkçağını yeterince bilseler, tanıma gereği duysalar, geçmişe kaynakları öğrenme bilinciyle yönelseler bambaşka bir yazın ortamında olurduk, şiirimiz besleyici bir toprağa ekilirdi. Bizim, üzerinde yaşadığımız Anadolu toprağının ilk verimli kaynaklarına gitmekten duyduğumuz korkuyu açıklamak bambaşka bir bilimin konusudur.

* * *

Şiiri, yüzeysel bir duygu anlatımı olarakg örem eğilimi ilkçağda yoktur, bu nedenle Lucretius, Vergilius, Ovidius gibi Latince, Homeros, Heriodos gibi Grekçe yazan ozanlarda insan sorunlarının duygusallığa egemen olduğu görülür. İnsanın duygusal yanı gözardı edilmez, ancak biricik yönlendirici etken de sayılmaz. Şiiri kalıcı, etkileyici kılan bu sorunsal içerik özelliğidir. Bu özelliğin ağırlık kazandığı ozan çağını aşar. Bu durumda şiir üç önemli konuyu kapsar.

A – Ozanın konuştuğu, şiir ürettiği dille bağlantısı, bu dile katkısı, getirdiği yenilik, sağladığı gelişme.

B – Ozan, şiirlerini sergilediği dile katkıda bulunmamışsa, yeni imge ögeleri oluşturmamışsa yüzeysel bir başarı ortamındadır, kendine özgü bir dil yaratamamıştır. Ozan yarattığı özgün imgelerle bir şiir çığırı açmışsa başarılı, açmamışsa, öykünücü demektir, geleceğe kalma olasılığı azdır.

C – Ozanın, şiiriyle işlediği konular evrensele yaklaştığı oranda etkinliği çoğalır, ilgi alanı genişler. Bunları daha önce, başka bir sorun dolayısıyla söylemiştik. Burada yinelemenin nedeni ozanın içevrenine hangi kapılardan girilebileceğini göstermektir. Ozan, yalnızca, bu üç kapının açıldığı yaratış ortamında anlaşılabilir. Ovidius, kendinden önce yaşamış üç yurttaşı gibi, bu üç konuyu başarıyla işlediğinden evrenseldir, çağımızda bile özgündür.

Şiiri, özellikle ilkçağdan kalanları, okuyup değerlendirirken çok ölçülü davranmak, onu üretildiği ortamın uygarlık aşamasına göre anlamak gerekir. Avrupa felsefe tarihçileri arasında, felsefenin başlangıç osrunlarını araştırırken, Homeros’un, Hesiodos’un dizelerine başvuruların, onlardan birtakım felsefe düşüncelerini çıkarmaya çalışanların sayısı az değildir (Walther Kranz-Suad Y. Baydur: Antik Felsefe, 1949. Benim de öğrencisi olduğum W. Kranz bu yapıtına Homeros ile Hesiodos’tan seçtiği dizelerle başlar, bu ilkçağ ozanlarında felsefeye öncülük eden sorunların bulunduğunu örneklerle açıklar). Alman felsefecileri Schiller, Goethe gibi ozanlardan örnekler verirler, felsefe sorunlarının yalnızca bilgelerden elinde kalmadığını gösterirler. İnsan sorunlarını işlerken, yalnızca bilgelerden elinde kalmadığını gösterirler. İnsan sorunlarını işlerken, ilkçağ Yunan tiyatro yazarlarından çarpıcı örnekler veren düşünürler ilginçtir.

Ovidius, bu konuda, bize ilginç örnekler verir, şiirini kuran düşünsel öğeler seçerken insanı öndizide görür, bireyle çağını, bireysel eğilimlerle geçmişi (bireyseli) bağlantılı kılar. Özellikle tanrılar, yiğitler arasında geçen savaşları, kadın kaçırmaları, sevişmeleri geleneksel bir tabana oturtur, insanı o taban üstünde dolaştırır. İnsanın kandırıcılığı, tuzak kuruşu, ikiyüzlülüğü gibi önemli sorunları bir imge ağında toplar. Sözgelişi kaçıran hep erkek, kaçırılan hep kadındır. Kaçırılan kız, ilk sevişmeden sonra erkeğin buyruğu altına girer, pek azı öç almayı düşünür. Durum, Anadolumuzda, bugün de öyledir, değişmemiştir.

Ovidius’un güzeli nitelerken kullandığı nesnel varlıklar da değişmemiştir. Ay, güneş, yıldızlar hep güzelin yüzünü yansıtır. Bizim şiirimiz de böyledir. Çiçekler, Ovidius’un dilinde güzelin değişik imleridir, Türk şiirinde de değişmeyen bir gelenektir bu. İran şiirinde, güzeli nitelemeye yarayan hangi çiçek varsa, Ovidius’ta bulmak kolaydır. Dünyamızın dışında, bilinmeyen bir ülkede yaşamış bir yazın uzmanı gelse, bütün ilkçağ şiirini karşılaştırmalı bir yöntemle incelense, birbirine benzemeyen kavramları seçmekle güçlük çıkmayacağı kanısındayız.

Sözcükler, dillerin ayrılığı nedeniyle, başka olabilir, buna karşın güzeli niteleyici öğelerde, nesnel varlıklarda önemli bir değişiklik bulmak kolay değil. Ayrılık, niteleyici kavramların içeriğindedir, o kavrama kazandırılan anlamsal içerikle yaşanılan uygarlığın yaratı ürünleri arasında bağlantı vardır. Bir ozan, bir düşünür, bir bilge kendisini besleyen uygarlıktan ne almışsa görüşlerini de o aldıklarına göre düzenler, biçimlendirir.

İsmet Zeki Eyuboğlu

DÖNÜŞÜMLER
Pablius Ovidius Naso
Çeviren İsmet Zeki Eyuboğlu
Payel Yayınları
Haziran 1994
Özgün adı:
Metamorphoses

Mars – Roma mitolojisindeki savaş tanrısı

Kategori: (Roma Mitolojisi) Yazan: admin, 26-11-2008

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , ,

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]

Mars:
Roma mitolojisindeki savaş tanrısıdır. Juno ile ya Jüpiter ya da sihirli bir çiçeğin oğludur. Mars sözcüğünün herhangi bir Hint-Avrupalı türevi olmadığına göre, büyük ihtimalle Etrüsk ziraat tanrısı Maris’in Latinize edilmiş bir biçimidir. Başlarda Romalı bereket ve bitki tanrısı, çiftlik hayvanlarının, ekin alanlarının koruyucusuyken daha sonraları savaşla özdeşleştirilmiştir; sonunda Yunan mitolojisindeki Ares’in Roma mitolojisindeki dengi olmuştur.
Mars, Roma’nın kurucusu Romulus’un efsanevi babasıydı ve bu nedenle Romalılar atalarının Mars olduğuna inanırdı.

Eski Roma Tiyatrosunda Seyirci

Kategori: (Roma Mitolojisi) Yazan: admin, 17-11-2008

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , ,

Seyirci

Uzun süren savaşlar arasında tiyatro,savaşçıların eğlenmelerini,oyalanmalarını sağlıyordu. Kanlı gösterilerse öldürme zevkinden uzak kalmamalarını. Yalancı deniz savaşları, yırtıcı hayvanlarla dövüş, insanla hayvan, insanla insan arasında kanlı çatışmalar ve araba yarışlarının yanı sıra tragedya,komedya,mimus ve pantomimus temsilleri veriliyordu. Seyirci eğlenmeyi amaçlamış bir topluluk olduğu için her zaman komediyi tragedyaya tercih eder, tepkisini göstermekten çekinmezdi. Bazen sevmediği bir oyunu yarıda keser, bazen oyuna müdahale ederek seyrini değiştirirdi. Gün boyu yarışmalarında yorulan halk tiyatroda uyumaktan, yemek yemekten,muhabbet etmekten çekinmezdi.

Tiyatroda yerlerin dağılımı , toplumsal sınıflara göre değişiyordu. İmparatorla, LUDİ Şenliği’ne para yardımı yapanların sahnenin iki yanında özel locaları vardı. Senatörler yarım daire orkestra içinde kendilerine ayrılan yerler otururlardı. Soylulara ilk 14 sıra ayrılmıştı. Ondan sonra, sırayla öteki toplumsal sınıflar geliyor,en uzak yerlerde ise yoksul,önemsiz vatandaşlar oturuyorlardı. Biletler para biçimindeydi. Üzerinde bir resim, bir ad, ve bir sayı bulunurdu. Buna göre, bilet sahibinin nereye oturacağı belli oluyordu. Daha sonra Avrupa tiyatrosunda da görülen özel tutulmuş alkışçılar Roma’da da vardı. Bunların parasını oyunun giderlerini karşılayan öderdi. Çünkü oyunun beğenilmesi durumunda giderlerin iki katı kazanç elde edilirdi. Halkın beğenisini kazanmak için bayağılığa,açık saçıklığa kaçan heyecan verici her şeye yer veriliyordu. Bu da Yunanlılar eliyle en yüksek katına yükselen dramatik sanatın Romalılar eliyle nasıl yozlaştığını göstermektedir.

“Hakkınızda hayırlı olsun,dinleyin buyruklarımı. Yosmalardan hiç biri gelip sahnenin önüne oturmayacak. Çavuşların da, çavuşların sopalarının da sesini duymayacağım. Oyuncular sahnede iken meydancı birini yerleştireyim diye ötekinin berikinin önünden geçmeyecek. Yataklarından geç kalkmış olanlar katlansınlar ayakta durmaya. Ne vardı o kadar uyuyacak? Köle takımı uzak olsun buradan! Sütninelere de söyleyelim, meme emen çocukları oyuna getireceklerine evlerinde emzirsinler. Hem kendilerinin dilleri kurumaz,hem de baktıkları yavrucaklar açlıktan ölmez,burada oğlaklar gibi bağrışmaya kalkmazlar.” Plautus- Kartacalı oyununun önsözü…